2
Yaşamlarımızın her saniyesi sonsuz kere yineleniyorsa, İsa'nın
çarmıha çivili olduğu gibi biz de sonsuzluğa çivilenmişiz
demektir. Bu, insanı dehşete düşürecek bir olasılık. Sonsuza
Kadar Yinelenme dünyasında her attığımız adıma dayanılmaz
bir sorumluluğun ağırlığı gelir çöker. İşte Nietzsche,
Sonsuza Kadar Yinelenme düşüncesine bunun için yüklerin
en ağırı demiştir (das schwerste Gewicht).
Sonsuza Kadar Yinelenme yüklerin en ağırıysa, bizim yaşamlarımız
bu ağırlığın karşısında göz kamaştırıcı bir hafiflik
içinde belirmektedir.
Peki, ağırlık gerçekten nefret edilesi, hafiflik de göz kamaştırıcı
mıdır?
Yüklerin en ağırı ezer bizi, onun altında çökeriz, bizi yere
yapıştırır bu ağırlık. Öte yandan her çağda yazılmış aşk şiirlerinde,
kadın erkeğin bedeninin ağırlığı altında ezilmeyi özler.
O halde yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı
en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır
olursa, yaşamlarımız o denli yaklaşır yeryüzüne, daha gerçek,
daha içten olur.
İşi tersten ele alırsak, bir yükten mutlak biçimde yoksun
olmak insanoğlunu havadan daha hafif kılar; göklere doğru
kanat açar insan, bu dünyadan ve dünyasal varlığından ayrılır,
yalnızca yarıyarıya gerçek olur, devinimleri önemsizleştiği
ölçüde özgürleşir.
Hangisini seçmeli o halde? Ağırlığı mı, hafifliği mi?
Parmenides aynı soruyu İsa'dan önce altıncı yüzyılda atmıştı
ortaya. Dünyayı çifter çifter karşıtlıklara bölünmüş görüyordu:
Aydınlık/karanlık, incelik/kabalık, sıcak/soğuk, varlık/yokluk.
Karşıtlıklardan her birinin bir yarısını olumlu
(aydınlık, incelik, sıcak, varlık) öteki yarısını da olumsuz olarak
nitelendiriyordu. Bu olumlu ve olumsuz kutuplaştırmasını
çocukça denecek kadar basit bulabiliriz. Yalnız bir sorun
var: Hangisi olumlu, ağırlık mı, hafiflik mi?
Parmenides şu karşıİığı veriyordu: Hafiflik olumludur,
ağırlık olumsuz.
Doğru bilmiş miydi, bilememiş miydi? İş burda. Bir tek
şundan emin olabiliriz; hafiflik/ağırlık karşıtlığı bütün karşıtlıkların
en gizemlisi, en çift anlamlısıdır.
:::::::::::::::::



