fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
naruto shippudennufüs huviyet cuzdanı sinema tadında ikibucukliramustafa ikibucuklira inönü kırmızı beyaz poem poetry
 
Aug
15
    

 

   MILAN KUNDERA

  Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

  ÖNSÖZ

  1950 sonrasının Doğu Avrupa romanını ilkin "sosyalist gerçekçi"
eserlerden tanımıştık. Formüllere göre yazılan bütün
edebiyatlar gibi, belirli bir klişeleşme, standartlaşma, bir "ortalamalık"
vardı bu romanlarda. Anti-Nazi direniş, yeni toplumsal
düzenin kuruluşu vb. ortak değer yargıları, ortak yaklaşım,
ortak üslupla anlatılıyordu. Bu "gerçekçi"liğin, sözkonusu
ülkelerdeki "gerçek"liğe pek uymadığı da seziliyordu.

  Daha sonraları, Sovyetler Birliği de dahil olmak üzere,
çeşitli "Doğu Bloku" ülkelerinin "sosyalist" olmayan edebiyatlarıyla
da karşılaştık, tanıştık: Bazıları, Bulgakof gibi, sosyalist
olmadıkları gibi "gerçekçi" de değildi. Bazıları, İvan Denisoviç
ve Kanser Koğuşu'nun Soljenitsin'i gibi, sosyalist değil,
ama bir tür "anti-sosyalist naturalist"ti. Birçoğu, özellikle
başlangıçta, kendi ülkelerinde -epey zorlukla da olsa- yayımlamışlardı
kitaplarını. Bu kitapların çok popüler olduğunu,
kapışıldıgını ve kalmadığını, daha sonraki baskılara da pek
hızlı geçilmediğini öğreniyorduk.

  İlk gördüğümüz "sosyalist gerçekçi" romanlara göre, bunlar
doğrusu daha ilginç gibiydiler. Ötekilerde sezdiğimiz o
güdümlü ve gerçek dışı "gerçekçilik" bunlarda yoktu. En
azından "muhalif'tiler ve güzel sanatlarda muhalefet her zaman
daha köklü bir estetiğe imkan hazırlar. Gelgelelim, bu
romanlar da bir tuhaftı sanki. Çoğunda, teknik düzeyde bir
yenilik yoktu; veya olan yenilik, birçok üstün eserde gördüklerimizin
oldukça silik ve yavan tekrarlarıydı. Özü anlaşılmadan,
sindirilmeden yapılmış teknik kaprisler! İçeriklerine bakıldığında,
birçoğunun, karşıtı oldukları formüllü edebiyat
kadar şematik oldukları da görünüyordu. Şüphesiz, sosyolojik
anlamda onlardan daha ilginçtiler. Ama ne estetik, ne de
biraz derin bir içerik düzeyinde, onları aşmıyorlardı. Uygulanan
sosyalizm ve bunun bireysel düzeydeki sonuçlarını eleştirmekti
ortak paydaları. İç döküyor ve rahatlıyorlardı sanki.
Çıkış noktaları, genel ve ortalama, dolayısıyla soyut bir "insan"dı.
Sosyalist gerçekçiler gibi, muhaliflerin çoğu da sanatsal
olarak "ortalamalığı" yenemediler.

  Son yılların tanınmış Çek romancısı Milan Kundera, bu
iki kategoriden de farklı görünüyor. Temalarını, konularını
oradan seçse de, bir "Doğu Avrupa" romancısına benzemiyor
bir kere. Doğu Avrupa sorunlarını, bir "dünya" romancısı
olarak ele alıyor. Hayatın görünür yüzeyine dikkati bir hayli
keskin, duyusal dokusuna duyarlığı da çok gelişmiş, ama
bunların ötesinde bir bilgelik düzeyinden baktığına, gördüğüne,
anladığına okuru inandırabiliyor. Sanatçı her zaman somut
bir yaşantı dilimini anlatır, ama o somutlukla içiçe, bir
soyut bilge kapısı aralar insana ("bilgi" değil, "bilgelik". Çoğu
Doğu Avrupa romancısında bulunmayan bu derinlik,
Kundera'da var.

  Çekoslovakya'nın kültürel birikimi bu bakımdan belki
Kundera'ya yardımcı olmuştur. Doğu ve Batı bloklarının arasında,
ikisini de çok iyi bilen, ikisinden de olamayan bir yazar.
Özellikle bu romanda kitsch üstüne yazdığı sayfalarda
görüyoruz bu kavrayış genişliğini. Kültürler, kültürler içinde
oluşmuş duygusallık görenekleri, aynı zamanda ikiyüzlülük
görenekleri, bunların Doğu ve Batıdaki asimetrik oluşum biçimleri
Kundera'nın en fazla hakim olduğu yaşantılar arasında.

  Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okurken, bu kitapta
"yazarın sesi"ni (bu, Kundera'nın kendisi olmayabilir) tanıdığım
yazarlar arasında en çok John Berger'in sesine benzettim.
Bu benzetmenin bir nedeni, iki yazarın da genelde tikel
arasında bir ilintiyi keşfetme çabalarıydı belki. Yer yer bir
denemeciyi andıran bir tavırla, hayatın bir noktası üstüne
düşünceye dalmaları (ama düşünürkenki "dil"leri, yaşantının
sıcaklığını hep koruyarak) ve ardından anlatılanlara dönerek
o düşünceyi daha somut bir olayın içinde izlemeleri.
Görünüşte çok eski bir yöntemi, romanda anlatılanları anlamlandıran
"yazarın sesi" tekniğini (yeni romanda genellikle
terk edilmiş bir teknik) canlandırıyorlar. Ama daha dikkatli
bakınca, klasik romanda belki yalnız Tolstoy'un başardığı
tarzda bir kimlik veriyorlar "anlatıcının sesi"ne. Bu ses,
bir bakıma, olayların içinde yeraldığı, elle tutulmayan ama
varlığı zorunlu atmosfer gibi oluyor.

  İkinci benzer nokta, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde
ve Berger'in G. adını verdiği romanında kullandıkları
çağdaşlaştırılmış "Don Juan" teması. Ancak, bu evrensel temayı
ikisi de çok farklı biçimlerde işliyorlar. G.'de on dokuzuncu
yüzyılın büyük, sarsıcı tarihi olayları arasında duyusal
kaderini izleyen gencin yaşantısında bir büyüklük, bir
"grandeur" var. Bürokratik Doğu Avrupa sosyalizminin bezgin
atmosferi içinde yaşayan öteki modern Don Juan ise, mitolojide
sineğin, Hera'nın kıskanarak bir inek haline getirdiği
Io'yu durmadan önünde sürmesini andırır bir şekilde, bir kara
yazgı gibi koşuyor kadınlarına.

  Kundera bu çağın önemli bir yazarı olmaya aday. Daha
doğrusu, şimdiden önemli, ama kalıcı olmaya da aday. Çok
iyi bildiğimiz bir dünyanın özgül yaşantısını, bildiğimiz evrensel
yazarların yeteneğiyle bize aktarabildiği için.

  Murat BELGE

  Şubat 1986, İstanbul

 

MILAN KUNDERA

  Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği



  I

  AĞIRLIK VE HAFİFLİK

  :::::::::::::::::

  1

  Ebedi Dönüş düşüncesinde gizemli bir yan vardır ve Nietzsche
öteki düşünürleri sık sık şaşırtmıştır bu düşüncesiyle; düşünün
bir kere, her şey tıpkı ilk yaşandığı biçimiyle yineleniyor
ve yinelenmenin kendisi de sonsuza kadar koşuluyla yineleniyor!
Ne anlama gelir bu çılgın mitos?

  Olumsuz açıdan bakıldığında, Ebedi Dönüş mitosu bir
daha geri dönmemecesine kaybolup giden, yinelenmeyecek
olan yaşamın bir gölgeye benzediğini, ağırlıktan yoksun, daha
baştan ölü olduğunu ve ister korkunç, ister güzel, ister
yüce, korkunçluğunun, yüceliğinin ve güzelliğinin hiçbir anlam
taşımadığını önerir. Böyle bir yaşamın on dördüncü yüzyılda
iki Afrika kabilesi arasında geçmiş bir savaş kadar
önemi vardır ancak. Yüz bin zenci korkunç acılar içinde ölüp
gitmiş de olsa bu savaş, dünyanın kaderinde en ufak bir değişikliğe
yolaçmamıştır.

  Peki, on dördüncü yüzyılda iki Afrika kabilesi arasında
geçen savaş, Ebedi Dönüş'e göre tekrar tekrar yinelendiğinde
değişikliğe uğrayacak mıdır acaba?

  Evet; bir yumru gibi şişip kalan som bir kütle olacak, boşunalığı
onarılmaz olup çıkacaktır.

  Fransız Devrimi sonsuza kadar yinelenecek olsaydı,
Fransız tarihçileri giderek daha az gurur duyacaklardı Robespierre'le.
Ama bir daha asla geri gelmeyecek bir şeyi konu
edindikleri içindir ki, devrimin kanlı yılları yalnızca sözcük,
kuram ve tartışma olup çıktı, tüyden daha hafif bir şey oldu,
hiç kimseyi korkutmuyor artık. Tarihte yalnızca bir kere
karşımıza çıkan Robespierre'le, Fransız kelleleri uçura uçura
sonsuza kadar dönüp dönüp yeniden karşımıza çıkan Robespierre
arasında dağlar kadar fark vardır.

  Ebedi Dönüş düşüncesinin bize eşyayı olduğundan farklı
gösteren bir bakış açısı sağladığında anlaşalım o halde; doğasındaki
geçiciliğin getirdiği hafifletici koşul olmaksızın belirir
eşya. Bu hafifletici koşul bir yargıya varmaktan alıkoyar
bizi. Öyle değil mi; ömrü uzun olmayan, geçip gitmekte olan
bir şey konusunda nasıl yargıya varabiliriz ki? Çözülüp yokolmanın
günbatımında her şey, hatta giyotin bile bir geçmişe
özlem perdesine bürünür.

  Daha geçenlerde, son derece inanılmaz bir duyum anında
yakaladım kendimi. Hitler hakkında bir kitabı karıştırırken,
portrelerinden bazısı birden içime dokundu; çocukluğumu
hatırlattı bana. Çocukluğum savaş sırasına rastlar; ailemden
birçok kişi toplama kamplarında yokolup gitti; ama yaşamımın
kaybolmuş, bir daha hiç geri gelmeyecek bir dönemi ile
karşılaştırıldığında onların ölümünün sözü mü olur?

  Benim Hitler'le bu uzlaşmam, temelde geriye dönmenin
varolmaması üzerine kurulmuş bir dünyanın derin mi derin
ahlaki çarpıklığının kanıtıdır. Çünkü böyle bir dünyada her
şey daha baştan bağışlanır ve bu da demektir ki müstehzi
bir sırıtışla her şeye izin verilir.



"Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği MILAN KUNDERA" 0 yorum yapılmış